31 Ocak 2008 Perşembe

"TÜRBAN SORUNU YASALARLA ÇÖZÜLMEZ"

Türban konusu gündemi doldurmaya devam ederken, görüşlerini doğru bulduğumuz Emek Partisi genel başkanı Levent Tüzel'in ve İstanbul milletvekili ÖDP genel başkanı Ufuk Uras'ın görüşlerini yayınlama ihtiyacı duyuyoruz:

28.1.2008 Gündemde yine -son çete operasyonu yanında- Başbakan’ın başlattığı türban sorunu var. Türk-İslam sentezci iki parti, AKP ve MHP el ele vererek Anayasa maddelerinde yapılacak düzenlemelerle karmaşık hale getirdikleri türban sorununu aşmayı planlıyorlar. Muhalefet çevreleri de bu girişimleri şeriat çabaları olarak değerlendirerek, toplumda kutuplaşma ve gerginliklerin devamını kolluyor. Onlara göre, Cumhuriyet rejiminin kollanması buralardan geçiyor.

Bu iki yaklaşım da marazalıdır. Sorun halkın önüne böyle gelince sağlıklı ve gerçek anlamda bir çözüm üretilmesi de mümkün değil.

Sorunun yaratıcıları şimdi siyasi güç elde etmek, halkın beklentilerini istismar etmek ve yerel seçimlere yatırım yapmak üzere meseleyi ele alıyorlar. Öncelikle başörtüsü ya da genel olarak kılık-kıyafetin sorun haline gelmesinde geçmiş tüm hükümetler sorumludur. Kılık-kıyafetin başta eğitim olmak üzere, kişinin kamusal haklarını kullanmasında engel haline getirilmesinde bugünün iktidarı ve muhalefet güçleri başta olmak üzere devletin marazalı laiklik anlayışı sorumludur.

Devlet bir yandan kendini laik olarak ilan edip, diğer yandan din ve inanç işlerine imam hatip liseleri, zorunlu din dersleri, diyanet işleri başkanlığı, mezheplere yaklaşımdaki ayırımcılık örneklerinde olduğu gibi, bu alanlara müdahale edip içinde olunca, bu gün yaşanılanların olması kaçınılmaz hale gelmektedir. Devletin bu anlayış ve düzenlemeleri, sadece kişilerin özgürlüklerine müdahale teşkil etmemiş aynı zamanda toplumda bölünme ve kutuplaşmalar oluşmasına da yol açarak daha vahim bir boyut kazanmıştır.

Aslında cumhuriyet ve türban tartışmaları burjuva egemenlerin öngörmedikleri bir gelişme değil, ancak gerici ve baskıcı iktidarlarının beslenme kaynağı olduğu için bilinçli bir tercihleri olageldi.

Böyle olduğu içindir ki okullarda türban serbestisi sağlamak sorunu çözmeyecek, laiklik adına kamusal alan ve hizmetlerdeki ayırımcı yaklaşımlar hiç de halkın çıkarına olmayan toplumsal bölünmüşlüğü arttırarak geleceğe taşıyacaktır.

AKP de, onun karşısında yer alan sözde laik olduğunu iddia edenler de bu sorun karşısında masum ve suçsuz değildir. Onlar halkın inanç, gelenek ve beklentilerinin istismarını bir siyaset tarzı olarak benimsemişlerdir. Gelinen yerde, Anayasada yapılacak bir düzenlemenin laiklikle bağdaşmayan bir devlet yapılanması anlamına geleceği için sorunun gelecekte yeniden tartışılmasına ve kaosa yol açması kaçınılmazdır.

Meseleyi bir sorun ve özgürlükler engeli haline getirenler, inançlar üzerinde tepinenler böyle davranarak çözüm üretemezler. Yapılması gereken devletin bu alana dair her türlü müdahalesini ve bu yönlü kurumlarını ortadan kaldırmak, sorunu bir rejim meselesi olarak göstermekten vazgeçmektir.

Halkımız türban tartışmalarıyla kutuplaştırmaya pirim vermemelidir. Türbanla gözlerinin ya da beyinlerinin örtülmesine, gerçekliklerin gizlenmesine izin vermemelidir. Halk düşmanı politikacılara bel bağlamakla değil her inançtan, her eğilimden emekçinin el ele vererek kendi özgür geleceğini kazanmak üzere birleşmesi gerçek bir laik ve özgür ve demokratik toplumun yolunu açacaktır.


LEVENT TÜZEL
[Emek Partisi Genel Başkanı]
_____________________________________

Ufuk Uras: 'İnançla ilgili bir sorun Anayasa değiştirilerek düzeltilemez'
"Bu sorunun ortaya çıkışında, siyasallaşmasında ve toplumsal gerilim konusu haline gelmesinde hem çeşitli dönemlerde iktidarda bulunan ANAP'tan, AKP'ye muhafazakar-sağ partilerin hem de 12 Eylül anayasa ve uygulamalarının savunucusu konumuna düşen CHP'nin ve bazı anayasal kurumların büyük rolü bulunmaktadır. Demokrasi ve özgürlükler alanında duyarlılığını kaybetmiş olan bu çevreler, toplumu din ve laiklik adına 'türban açmazı'na sokmuşlardır.
Sonuçta binlerce genç kadın eğitimden alıkonulmuş; milyonlarca insanımız ise yaşam tarzı ve gelecekleri hakkında endişeye sürüklenmiştir.
Başörtüsü, bugün ne yazık ki, inanç ve öğretim alanıyla sınırlı bir mesele değildir. Siyasal güçler tarafından kuşatılmış bir konudur. Üstelik Türkiye'de
büyük bir kesim, bu konuyu rejimin geleceği ve yaşam tarzı ile ilgili algılarla tartışmaktadır. Bu nedenlerle, uzlaşma ve diyalog yöntemi tüketilmeden, karşılıklı güven iklimi yaratılmadan kalıcı çözüm üretilmesi oldukça zor görünmektedir.
Laikliğe duyarlı yurttaş kesimlerinin, alevi yurttaşların, üniversitelerin, sivil toplum örgütlerinin düşünce, öneri, kaygı ve algıları pek dikkate alınmamaktadır. Olası bir toplumsal mutabakatın dar oy hesapları ile yapılacak değişiklikle kaçırılması, tarihe heba edilmiş bir fırsat olarak geçecektir..."

"12 EYLÜL DARBESİNİN ÜRÜNÜ"

"Evet, türban, Türkiye'nin 12 Eylül 1980 darbesinden sonra sert olarak hissetmeye başladığı bir sorundur, önemlidir. Peki alevi yurttaşlarımızın tarihi çok uzun yıllara dayanan sorunları az mı önemlidir? Kürt sorunu canlara mal olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Bu alanda atılacak demokratik, acil adımlar önemsiz midir? Düşünce ve ifade özgürlüğü, hele ünlü 301. maddenin varlığı önemsiz midir? Kamu çalışanlarına grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkı önemsiz midir?...
Üniversitelerde bilimle uğraşmak yerine, kılık kıyafetle, saçla sakalla uğraşılması akıl alır gibi değildir. Doğru, üniversitelerde eğitim alacaklara, yani kamu hizmeti alanlara kılık kıyafet dayatılmamalıdır.
Peki diğer kadim sorunlarımıza dair güven sağlayıcı iklimi yaratacak hangi adımlar atılacaktır? AKP-MHP ikilisinin bu konulardaki acil önerileri nelerdir? Ortada tatmin edici hiçbir demokratik öneri yoktur.
Şu çok açık ki, demokrasi ve özgürlüklerin bir bütün olarak ele alınmaması, kaygıları arttırmaktadır. AKP-MHP teklifinin içeriğine dair inanç, siyaset ve hukuk temelli itirazlar bu nedenlerle yabana atılmamalıdır.
Öte yandan üniversite ortamında eğitim alan reşit insanlara yasa yoluyla "gata fiyongu, çene altı bağlaması" vb. gibi örtünme metotları önerilmesi de laik ve demokratik bir ülkede oldukça tuhaf kaçmaktadır. Baş örtüsünün nasıl bağlanacağına ilişkin bir tanımın yasalara girmesi, Türkiye'nin yaşamakta olduğu son derece sağlıksız koşulları göstermektedir.
İnançla ilgili konuları Anayasa çerçevesinde çözme çabası modern bir anlayışın ürünü değildir. Bu yolla sağlanan bir özgürlük sorunlu olacaktır. Türkiye, inanç alanıyla ilgili bir sorunu çözmek için anayasa değiştirmiş, yasa çıkarmış bir ülke olma özelliği kazanacaktır.
Özgürlükçü bir laiklik anlayışını benimsemek yerine, laikliğin içini boşaltarak dogmalaştıran anlayışın bu sorunla ilgili payının yüksek olduğu aşikardır.
Türkiye korku yayarak siyaset yapma anlayışından bir an evvel uzaklaşmalıdır. Sorunlarımızı demokratik bir tarzda tartışmayı, dayatma değil uzlaşma ve demokrasi içinde çözmeyi öğrenmek herkes için faydalı olacaktır..."
Ufuk Uras
[İstanbul Milletvekili, ÖDP genel başkanı]

Türban Tartışmaları Üzerine


Emek Gençliği'nin bugünkü konusu Türkiye'nin gündemini meşgul eden '' Türban Sorunu''ydu.Türkiye'nin demokratikleşme sürecinin önemli bir ayağı olan bu sorunun nedenini ve nasılını tartıştık. Din ve vicdan özgürlüğümüzün kısıtlanmaması gerektiğini vurgularken, özgürlüşmenin sadece bu konuda değil her konuda olması gerektiğini de savunduk. AKP'nin bu konudaki ikiyüzlü politikalarını teşhir etmek gerektiğini ve asıl derdinin dinle falan alakası olmadığını suni gündem yaratma peşinde olduğunu söyledik. Aynı zamanda bazı "sol" çevrelerin "türban gericiliktir" tarzı halktan kopuk bakış açılarını da eleştirdik. Çünkü Marksistler dine karşı mücadele yürütmezler. Biz biliyoruz ki "sınıflı toplum ortadan kalkmadıkça ve üretim ilişkileri buna göre değişmedikçe" din de ortadan kalkmayacaktır. Önemli olan türbanlısı, türbansızı,dine inananı,inanmayanı hepsini bir araya getirmek ve emperyalizme karşı birlikte savaşmaktır.

Bir sonraki eğitim çalışmamız: 02.02.2008 cumartesi günü saat: 14.00 da

Konumuz: MEDYA VE GENÇLİK

Katılımlarınızı bekliyoruz...

Kürt Sorunu ve İşçi Sınıfı

Bugün Emek Gençliği üyesi gençler olarak masaya yatırdığımız konu Kürt Sorunu ve İşçi Sınıfı idi.

Konuya özel olarak hazırlanan arkadaşlar sunumlarını bitirdikten sonra tartışma kısmına geçtik. Marksizm-Leninizm'in "Ulus Sorunu"na bakış açısını ele aldık ilk olarak. Ve "ulus" tanımlamasından sonra, "ezilen ulus"u tanımladık. Toplumların tarihsel gelişimi sonucu egemen sınıfın bu sorunu nasıl ortaya çıkardığını tartıştık.

Ulus Sorunu, açıktır ki iki ulusun burjuvazisi arasında gelişen ve "pazar alanı paylaşımsızlığına" dayanan bir sorundur. Fakat, ezilen ulusun burjuvazisi ve ezen ulusun burjuvazisi bu sorun üzerinden halkını yedekler ve bu karşı kutuplaşmalara gider. Yine de arada olan geniş halk kitlelerine olmaktadır. Kürt ulusundan işçi ve emekçiler kültürlerini yaşayamamakta, dillerini konuşamamakta, barış içinde yaşam sürememektedirler. Onlara fakirlik, işsizlik ve savaş dayatılmaktadır. İşin kötü yanı bu "kürt oldukları için onlara az bile" denilerek meşrulaştırılmak istenmektedir. Diğer yandaysa Türk işçi ve emekçilerini de ırkçı/şoven bir kampta yedekler burjuvazi. Türk işçisi kendi hak ve talepleri için mücadele etmesi gerekirken "cumhuriyet mitingleri" ile "teröre karşı mitingler" ile deşarj edilmektedir. Aynı zamanda iki ulus arasındaki bölünmüşlük, Türkiye işçi sınıfının bir araya gelerek mücadele etmesini engellemektedir. Bir fabrikadaki Türk ile Kürt işçi kolkola giremezse o zaman orada bir birlikten ve başarılı bir mücadeleden söz edilemez. Türkiye geneli için de bu geçerlidir; Türk ve Kürt halkı yanyana gelerek emperyalizme karşı dövüşmezse bu ülke de devrimden ve sosyalizmden söz edilemez.

Biz sosyalistler olarak elbette -çok farklı bir durum olmadıkça- bölünmeden yana değiliz. Fakat birlikte yaşanılacaksa da iki ulusun da onuruyla ve eşit haklarıyla yaşamasını savunuruz. Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkını tanımaktan geçiyor "kürt sorunu"nun da çözümü. Fakat şuanki sistem içinde yani kapitalizm içinde de bu soruna bir çözüm öneriyoruz. "Kürt Sorununun halkçı ve barıştan yöne çözümü". Bu konuda pek çok demokrasi gücünün bir araya getirilmesi ve "devrimden önce" de birşeylerin yapılabilmesi için mücadele ediyoruz. Biz bazı "sol" "sosyalist" hatta "komünist" siyasi partiler gibi devrimi bir gecede olup bitecek birşey olarak görmüyoruz. Ayrıca sosyalizm ile birlikte "tüm sorunlar çözülecek herşey müthiş olacak" diye de düşünmüyoruz. Devrim sürecinde hak talep eden ve çözüme ilerleyen, hak elde ettikçe daha fazlasını isteyen ve son olarak iktidarı alacak olan bir mücadele çizgimiz olduğunu yıllardan beri belirtiyoruz. "Sınıf savaşımı" dışındaki tüm savaşlara hayır diyoruz. Ve sınırötesi operasyonlar ile Kürt Ulusal Hareketi'ni tasfiye planları ile bu sorunun çözülmeyeceğini düşünüyoruz. Burjuva demokrat taleplerle birlikte, ayrılma hakkının tanınması ve hak eşitliğine dayanan bir "kardeşleşme" ülkesinde ancak Kürt sorununun çözüleceğine inanıyoruz. Herşeyden önce "barış" istiyoruz..
İşte bu konular üzerinden daha da derinleşerek ilerledi tartışmalarımız. Elbette hala daha bazı arkadaşlarımızın kafalarında soru işaretleri olabilir, özellikle "kürt ulusal hareketi"ne bakış açısında liseli gençliğin teorik eksikliği olduğu ve yıllardan beri yedeklendikleri düşüncelerden kopamadıkları açıktır. Fakat biz eğitim çalışmalarımızı, barış ve kardeşlik mücadelemizi ısrarlı bir şekilde devam ettirmekte kararlıyız. Asla "kürt sorunu"nu görmezden gelen onu "yoktur" ya da "devrimden sonra çözeriz" diyen bir bakış açısı ile bu soruna yaklaşmadık. Kürt sorunu vardır, tüm Türkiye halkının sorunudur ve işçi sınıfı mücadelesi açısından da çözülmesi gereken en yakıcı sorundur! T.C tarihinde demokrasi önünde duran ve çözülemeyen iki büyük sorun vardır; "Kürt Sorunu" ve "Laisizm Sorunu".
Bir sonraki tartışma konumuz "türban ve laisizm" olacaktır.

28 Ocak 2008 Pazartesi

Adana ve Antep de "Hayat Üç Saatlik Sınava Sığmaz" dedi!

Adana’da ÖSS’ye karşı 2 bin imza
Adana Emek Gençliği, Eğitim Sen üye ve yöneticilerinin de destek verdiği eylemle AKP’nin eğitim politikalarını protesto etti.
Adana Emek Gençliği, Eğitim Sen üye ve yöneticilerinin de destek verdiği eylemle AKP’nin eğitim politikalarını protesto etti.
İnönü Parkı’nda yapılan eylemde ilk olarak eğitimin paralı hale getirilmesi, sergilenen skeçle ortaya konuldu. Eylemde açıklama yapan Emek Gençliği İl Gençlik Yöneticisi Erdem İdigük, AKP’nin atadığı YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın “Üniversiteler paralı olmalı” açıklamasını da hatırlatarak hükümetin eğitimi ticari bir hizmet olarak gördüğünü kaydetti. Dört gün önce “Hayat Üç Saatlik Sınava Sığmaz” kampanyası nedeniyle açtıkları standda 2 bin imza topladıklarını söyleyen İdigük, standda konuştukları birçok gencin aynı sorunları dile getirdiklerini aktardı. Açıklamanın ardından söz alan Eğitim Sen Adana Şube Başkanı Güven Boğa da, AKP’nin eğitimi ve sağlığı paralı hale getirme çalışmalarına karşı mücadelelerinin devam edeceğini belirtti.
Öte yandan Gaziantep Emek Gençliği de önceki gün yaptığı eylemle AKP’nin eğitim politikalarını protesto ederek, AKP’ye karne verdi. (Adana/EVRENSEL)
27/01/2008

26 Ocak 2008 Cumartesi

İstanbul Liselileri de AKP'yi "sınıfta bıraktı"!

Okulların kapanmasıyla birlikte "Hayat Üç Saatlik Sınava Sığmaz" kampanyasını hızlandıran ve eylemlerle genişleten Emek Gençliği üyesi liseliler bugün de İstanbul-Kadıköy Dershaneler Sokağında bir basın açıklaması gerçekleştirdiler. Kendilerine özgü "ÖSS'ye Hayır" marşları eşliğinde yürüyen kitle çevredeki dershane öğrencileri tarafından desteklendi.
Eylem öncesinde bildiri dağıtımı gerçekleştirilirken, eylem basın açıklamasının okunması ile son buldu.

Emek Gençliği, AKP'ye karne verdi

Emek Gençliği, Ankara, Tunceli ve Adana’da yaptığı eylemlerde hem AKP’ye karne verdi; hem de ÖSS’nin kaldırılmasını talep etti.
“Hayat üç saatlik sınava sığmaz, ÖSS kaldırılsın” diyen Emek Gençliği, 15 gün sürecek kampanya başlatırken, AKP’ye de “karne”sini verdi. Emek Gençliği, AKP’ye “pazarlama”, “oyunculuk” ve “Din kültürü” derslerinden 5 verirken, AKP’nin “halkla ilişkiler” ve “demokrasi” dersleri 0 oldu.
Ankara’da yapılan eylemde konuşan Emek Gençliği’nden Eren Yıldırım, sınavlar, ÖSS hezeyanları, dersane sıraları, etüt salonları ve bitmeyen dersler, sonsuz ezberler, sonucu bir türlü çıkmayan denklemlerle dolu bir dönemi geride bıraktıklarını söyledi. Yıldırım, sınav sistemindeki eşitsizliğin ve adaletsizliğin parası olanın, daha çok özel ders alma, daha pahalı dersanelere gitme, kolejlere gitme olanağı olan zengin çocuklarının karşısında, dar gelirli işçi ve emekçi çocuklarının şansını azalttığına dikkat çekti.
Karne zamanının geldiğini, bu sefer de adaletsizliğin, eşitsizliğin bir ifadesi haline gelen bu eğitim sistemi içinde verilen karnelerin, başarı ya da başarısızlık ölçüsü olacağını belirten Yıldırım, eğitim sisteminin ezberci, hurafelere dayalı olmasını tartışmak bir yana, “başarısızlığın”, karnedeki kırıkların hesabının yine öğrencilerden sorulacağını söyledi.

Tunceli’de eylem
Tunceli Emek Gençliği dün eğitim alanında yaşanan sorunlara ilişkin basın açıklaması yaptı. AKP’nin eğitim karnesinin açıklandığı eyleme Eğitim Sen ve Tunceli Belediye Başkan Yardımcısı Mustafa Taşkale de katılarak destek verdi. Basın açıklamasını yapan Uğur Yen bugün karnelerin alındığını belirterek, “Bugün asıl bahsedilmesi gereken AKP Hükümeti’nin eğitim karnesidir. Bir yarıyıl daha sona ererken AKP’nin eğitim karnesi kırıklarla doludur” dedi. Eylem sırasında “Eğitim hakkımız engellenemez” “Savaşa değil eğitime bütçe”, “Yaşasın iş-bilim-özgürlük” sloganları atıldı.

Hayat üç saatlik sınava sığmaz
Adana Emek Gençliği, “Hayat 3 Saatlik Sınava Sığmaz” kampanyası çerçevesinde Çakmak Caddesi Kültür Sokağı önünde imza standı açtı. Eğitim sisteminin, öğrenim görenlerin yetenek ve ilgi alanlarına göre düzenlenmesi ve OKS, ÖSS, KPSS gibi sınavların kaldırılmasını isteyen gençler topladıkları imzaları TBMM Başkanlığı’na gönderecekler. “Hayat 3 Saatlik Sınava Sığmaz” kampanyası hakkında görüştüğümüz Adana Emek Gençliği Yöneticisi Suat Aytimur, eğitimin, Anayasa’da da ifade edildiği gibi herkesin eşit bir şekilde yararlanacağı bir hak olduğuna dikkat çekerek, “Ancak yıllardan beri uygulanan eğitim politikaları yüzünden bu ülkenin genç kuşaklarının eğitim hakları ellerinden alınmaktadır” dedi. Aytimur, tüm OKS, ÖSS ve AKP mağdurlarını cumartesi günü 11.30’da İnönü Parkı’nda yapacağımız eyleme davet ediyoruz” dedi.


25 Ocak 2008 Cuma

UĞUR MUMCU ÖLÜMÜNÜN 15. YILINDA TÜRKÜLERLE ANILDI...


Yıl 1993... Ocağın 24'ü... Tüm ülke gazeteci-yazar Uğur MUMCU'nun suikastiyle sarsıldı. Suikastin üzerinden 15 yıl geçmesine rağmen suikastin sır perdesi hala tam olarak aralanamadı. Ama biz demokrasi şehidimizi unutmadık. Onu kendi yazılarıyla, şiirleriyle, türkülerimizle andık. İsmet İnönü Kültür merkezi'nde gerçekleştirilen anmada Selda BAĞCAN ve Ercan-Gökhan ÇAĞIRAN ezgileriyle yanımızda oldular.

21 Ocak 2008 Pazartesi

Paran Kadar Sağlık!

-Eğitim hakkımıza yapılan saldırılar her geçen gün artıyor. Fakat sosyal haklara yapılan saldırılar eğitimle kısıtlı değil. Parasız sağlık hizmetleri görme hakkımız da hükümetin "gasp edilecekler" listesinde başlarda yer alıyor. Onlar sözde türban tartışmaları ile, laiklik ve "bölünme" tartışmaları ile gündemi doldururken, patronlar da ceplerini dolduruyor. İşte "Sağlıkta Dönüşüm" adlı hükümetin yalanını ortaya koyan bir haber:

ANKARA (21.01.2008)- AKP Hükümeti'nin 'sağlıkta dönüşüm' programı bir emekçiyi tutukladı. Kayseri'de şeker hastası Paran kadar sağlık uygulamasının mağduru olan Döne Hacer, bin 200 YTL’yi ödeyemediği için 10 gün hapis yatacak.

Kayseri’nin Yavuzlar Mahallesi’nde oturan 41 yaşındaki Döne Hacer, şeker hastalığı nedeniyle Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tedavi altına alındı. Hastanede bir hafta yatan ve sağ ayak parmakları kesilen Döne Hacer’e, hastane tarafından bin 200 YTL tutarında borç çıkartıldı.

Bağ-Kur'lu Hacer, parası olmadığı için hastane tarafından düzenlenen senedi imzalayarak evine döndü. Başbakan Erdoğan, 'vatandaş mağdur olmayacak' diye dursun, hastane idaresi parayı almak için icraya başvurdu. Senedi ödeyemeyen ve mal beyanında bulunmayan Hacer gözaltına alındı. Hacer, nöbetçi mahkemece hakkında verilen 10 gün hapis cezası dolayısıyla tutuklandı. [ATILIM]

Ege Felsefe Platformu - BAL Mevlana Oturumu

EFP(Ege Felsefe Platformu), tarafından yıllardır devamlı düzenlenen felsefe oturumlarının bu seferki konusu "Mevlana" idi. Bornova Anadolu Lisesi'nde gerçekleştirilen ve bir konuşmacı ile bizim de katıldığımız oturum ilginç konular ve verimli bir tartışma ile sonlandı. Oturumun programı şöyleydi:

Panteizm-Mevlana ve Tanrı anlayışı
Mahir Erdemir / Bornova Anadolu Lisesi

Akıldan Sezgiye Mevlana'dan İnsana
Pınar Bozkurt / Tevfik Fikret Lisesi

Mevlana'dan Günümüze Şiirimizde Mistisizm
Özgür Ozan Demirel / İzmir Anadolu Lisesi

İslam Felsefesinde Tanrı
Hazal Bedir / İzmir Anadolu Lisesi

Hırıstiyanlıkta Tanrı Anlayışı
Faruk Canbilir-Damla Naz Gürer (Gelişim Koleji)

Doğu-Batı ikilemi ve Doğu Tini
Şeyma Aslın / Bornova Anadolu Lisesi

Tanrı Düşüncesi İnsan ve Korku
Ezgi Ünlükuş 8Suphi Koyuncuoğlu Lisesi)

Tartışmalar dönüp dolaşıp yine "tanrı" ve "islam" konularına geldi. Özgür Ozan arkadaşımızın Şiirde Mistisizm adlı konuşması ise belki de en çok ilgilenilmesi gereken konu iken dinleyiciler arasındaki bazı arkadaşlar "fatih sultan mehmet de gaydı" sözlerine takılıp kaldı. Yine İzmir Anadolu Lisesi'nden Hazal arkadaşın konuşmasıysa daha çok bilgi verici ve araştırmalara dayanan bir konuşma oldu.






Bir sonraki oturumun programıysa şöyle:

MODERN ÇAĞDA İNSANIN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ

Yer: Urla Lisesi
Tarih: 26 Mart 2008 Saat: 13.30

· Aydınlanma Düşüncesinin Kaynakları

· Modern çağda insan görünümü

· Kapitalizm-Liberalizm insanı

· Marksizm

· Küreselleşme-Yeni dünya düzeni ve insan

· Tüketen insan

· Postmodernizm, Baudrillard ve similasyon kavramı üzerine

Sorumlu Öğretmenler: Pınar Nurhan eposta: pinar.nurhan@yahoo.com

MAVİ GÖZLÜ DEV 106 YAŞINDA

Nazım hikmet 106 yaşında İzmirde de anıldı. Güzelyalı Kültür Merkezin'de gerçekleşen anmada Müşfik KENTER Nazım'ın unutulmaz dizelerini seslendirdi. Bizim de katıldığımız anmada İzmirlilerin yoğun ilgisi gözden kaçmadı. Nazım yaşgününde hem şair olarak hem de fikirleriyle bir kez daha ayakta alkışlandı.

14 Ocak 2008 Pazartesi

'Komünist yaşamı' anlatan çizgi film: 'Şirinler' 50 yaşında

Kötü kalpli büyücü Gargamel'in elinden kurtulmak için çabalayan çizgi dünyanın küçük mavi yaratıkları Şirinler, 50 yaşına girdi. İlk bölümü 1958 yılında yayınlanmaya başlayan "Şirinler" için tüm dünyada ilginç bir iddia tartışılıyor. O çok sevdiğimiz Şirinler, Komünizm’i mi anlatıyor?

ŞİRİNLERE İLGİ YOĞUN

Belçika'da 1958 yılında çizgi roman olarak doğan Şirinler, yeni bölümleri yapılmasa da hala tüm dünyada popülerliklerini koruyor.

Uykucu, Sakar, Bilgin, Obur, Şakacı, Öfkeli… Her biri farklı özelliklere sahip 101 şirin, Şirin Baba önderliğinde ormandaki yaşamlarına 50 yıldır devam ediyor.

İlk olarak Belçikalı karikatürist Peyo tarafından 1958'de çizgi roman olarak hayata başlayan Şirinler, kötü kalpli büyücü Gargamel'in bütün çabalarına rağmen halen hayatta...

1256 BÖLÜM ÇEKİLMİŞ

1981'de çizgi film olarak televizyon dünyasına taşınan, 8 yılda 256 bölüm çekilen Şirinler'in, 80'lerde doğmuş kuşak arasında sıkı bir hayran kitlesi bulunuyor. Eski bölümleri halen gösterilmeye devam eden Şirinler'in 50'nci yılı şerefine Warner Bros, bütün bölümleri içeren bir DVD seti yayınlamayı planlıyor.

Paramount Pictures ise 2008 yazında vizyona sokmak üzere animasyon Şirinler üçlemesi yapıyor.

Ormanda komün hayatı yaşayan ve Şirin Baba tarafından yönetilen Şirinler'in komünizmi çağrıştıran bir altyapısı olduğu iddiaları da yıllardır gündemde...

KOMÜNİST YAŞAMDAN KESİTLER

ABD’de uzun yıllar bu gerekçeyle yasaklanan Şirinler’in komünist yaşamına ilişkin ipuçları şöyle:

» Şirinler’de para olmadan komünal bir yaşam sürülüyor. Şirinler köyünde para kullanılmaz, ama herkes kendine gerekli olan şeyleri bedava edinir.

» Tembel Şirin bile hiç bir iş yapmadığı halde bütün şirinlerle aynı standartlarda yaşamaktadır. Bu da 'tembellik hakkını' ifade eder.

» Şirin Baba, Karl Marx’a benziyor ve kızıl şapka giyiyor.

» Herkes kendi işini yapıyor ve çok mutlu.

» Şirinler köyünde bir tek bile ibadethane bulunmaz… Ne kilise, ne havra, ne de camii..

» Şirin çileği tarlaları sadece bir şirine ait değildir, bütün şirinler bu tarlada hak sahibidir.

» Şirinler'in düşmanı Gargamel papaz cübbesi giyer ve dini sembolize eder. Gargamel, kapitalizmin simgesi" olan altın ve para düşkünüdür ve Şirinler’i sürekli yemek ister. Bu isteği de misyonerliği ifade eder.

» Gargamel'in kedisi ise ABD'nin peşinden ayrılmayan küçük ülkeleri sembolize eder... Türkçe çevirisinde Azman adındaki bu kedinin asıl orjinalindeki adı 'Azrail'dir.

» Şirinler'in ingilizce yazılımı Smurf'tur, bu da "small men under red flag" yani 'kızıl bayrak altında yaşayan küçük adamlar'ın baş harflerinden oluşur.
Aynı şekilde Smurf; “socialist men under red father” yani "kırmızı baba altındaki sosyalist adamlar diye de bilinir.

» Şirinler'in her birinin temsil ettiği çok farklı unsurlar vardır. Örneğin; 'Şirine' feminizmi, 'Süslü' eşcinselliği, 'Güçlü Şirin maço erkeği temsil eder.

» Şirinler çizgi filminin yaratıcısı Peyo, bir komünistti… Bir Bir tarafta ABD diğer tarafta SSCB'nin olduğu iki kutuplu dünyada Şirinler'i ortaya çıkardı. Peyo, çizgi filmle bir mesaj vermek ve emperyalist Amerika’ya karşı bu yolla ideolojik mücadele yapmak istedi...

SESONLINE. NET

10 Ocak 2008 Perşembe

YÖK başkanının son açıklamaları


takke düştü kel göründü!


Genç Hayat’ın bir önceki sayısında, yine bu sayfadan, kısa sayılabilecek bir ‘yıl değerlendirmesi’ yapmış ve bu yazının devam edeceğini belirtmiştik. Ancak güncel gelişmeler öyle hızlı işliyor ki, bu değerlendirmeleri bıraktığımız yerden devam ettirmek güçleşiyor. Yine de bir önceki yazımızdaki birkaç temel noktayı hatırlatarak güncel gelişmeleri kapsayan bir şekilde yazıya devam edebiliriz.
Geçen yazımızın iki temel vurgusu vardı: Birincisi; 2007’nin AKP’nin temsil ettiği cephe ile ulusalcı-milliyetçi cep
he arasındaki mücadeleden AKP’nin güçlenerek çıktığı ve güçlenmeye devam ettiği ve bu sonucun 2008’e, emekçilerin, ezilenlerin bütün kazanılmış hak ve özgürlüklerine saldırı anlamına geleceğini söylemiştik İkinci olarak ise; yukarıdaki noktadan da hareketle gençliğin giderek politikanın içine daha fazla sürüklendiğini ve bütün gençlik kesimlerinin önceki yıllara oranla daha politik bir durumda olduğunu belirtmiştik.
Bu dönemi karakterize eden en temel olgulardan biri de saflaşmış gibi görünen gençliğin aslında hiç de öyle olmadığı, saflar arasındaki çizgilerin belki de hiç olmadığı kadar belirsiz ve geçişken olduğudur. Birkaç örnek vererek somutlamaya çalışalım.


Kime özg
ürlük, kime özerklik, kime demokrasi?
Birkaç gün önce YÖK Başkanı bilindiği gibi cesur bir şekilde “Üniversiteler paralı olmalıdır.” anlamına gelecek sözler söyledi. Hatırlanacağı üzere, Yusuf Ziya Özcan, koltuğuna oturur oturmaz; üniversitelerde her türlü özgürlük ve demokrasinin olması gerektiğine dair açıklamalarda bulunmuştu. Bu iki açıklama yan yana konulduğunda, “her türlü özgürlük, ancak paralı üniversitede var olabilir ya da üniversitelerin özgürleşmesi için paralılaştırmak gerek” gibi anlamlara kolaylıkla erişilebiliyor.
YÖK Başkanı’nın başında olduğu kurumlar; üniversitelerle ilgili görüşleri bu şekilde. Peki üniversitelerde, YÖK Başkanı’nın bu sözleri, hakim politik-akademik atmosferde nasıl algılanacak?

Bugün üniversitelerde egemen olan iki politik görüşten bahsedebiliriz: İlki; muhafazakar- İslamcı güçler, diğeri ise Kemalist orducu ‘kuvvet’ler. AKP’ye yakın bir isim olan Yusuf Ziya Özcan’ın YÖK’e atanması ile birlikte, YÖK’ün meşruiyeti de değişti. Şöyle ki; muhafazakar İslamcı odak için olumlu bir değişiklikti ve YÖK bu kesim için artık ‘özgürlük getirecek’ bir kurumdu. YÖK, Kemalist-orducu (ulusalcı) odak içinse ‘işgal altındaki bir kale daha’ olarak değerlendirildi. Biraz ironik gibi durabilir; ancak bu değişiklikle beraber, bir kavram ve “kurum” olarak YÖK, birdenbire meşruiyet kazanmış oldu; çünkü sorgulanan YÖK’ün varlığı ve görevi değil, onun başına geçecek olanın onu nasıl yöneteceği, kime özgürlük getireceğiydi.
YÖK Başkanı son açıklamasında, üniversitenin mali açıdan bağımsız; yani özerk olması gerektiğini söylüyor. Bu özerkliği de “paralı üniversite”de görüyor. Oysa, yıllar boyu parasız eğitim isteyen üniversite bileşenlerinin de temel sloganı “özerk üniversite”ydi.( Hatırlayın birkaç ay önce Fransa’da üniversiteleri işgal eden onbinlerce öğrenciyi harekete geçiren de YÖK Başkanı’yla aynı şeyleri isteyen Fransız hükümetinin “mali özerkliği”ydi!) Burada da karşımıza benzer bir soru çıkıyor: Kime özerklik?

YÖK Başkanı meziyetli bir şahsiyet. Çünkü demokrasi isterken güvenlik işleriyle de ilgilenebiliyor. Güvenlik ve demokrasiyi yan yana getirip polis okullarında seminerler verebiliyor. Polisle demokrasinin ne işi var demeyin: “Kime demokrasi?” demek gerek çünkü.
Herhalde şöyle söylemek gerekiyor: Her canı isteyen birilerine, birileri adına “demokrasi”, “özgürlük”, “özerklik” getirebiliyor; kendi anladığı kendi bildiği, kendi istediği biçimden.
Soru şöyle sorulsa
her şey daha net olur gibi görünüyor: Kim üniversitelerin paralı olmasını ister? Herhalde üç beş tuzu kuru dışında kimse bunu istemez. Ancak yıllardır üniversite adım adım paralı hale getiriliyor ve tepkiler de artmadığı gibi azalıyor. Herhalde bu durumun “garip”liğinde yukarıda sıraladıklarımızın payı var. Her şey bu soru kadar net olmuyor. Belki de kimse üniversitenin asli bileşenlerine; öğrencilere, öğretim görevlilerine ve üniversite çalışanlarına ‘Paralı bir üniversite ister misiniz?’ diye sormuyor.
Gençlere sorulmayan, gençlerin görüşü alınmadan yapılan uygulamalar ve öte yandan, “paralı üniversitede” okuyacak olan bütün gençlik kesimleri. Ve y
ine öte yandan, çeşitli saflar halinde bulunan aynı gençler. Dediğimiz gibi, “iz”ler karışık, iç içe geçmiş...

Yanıtlar önemli; ama tartışmak da...
Genç Hayat olarak bu “iz”leri netleştirmeye çalışıyoruz. Değişen ya da değişirmiş gibi görünen şeylerde değişmeyeni göstermeye çalışıyoruz. Örneğin değişen bir YÖK başkanı, değişmeyen bir “YÖK” ve değişmeyen YÖK’te üniversitelerin piyasaya açılması da yine değişmeyen. Sorular böyle sorulduğunda ya da görünüş ardındaki özle birlikte ele alındığında, sanıyoruz ki bazı şeyler daha fazla netleşiyor.
- Üniversitede gerçek bir özerklik ne anlama gelmektedir?
- Canı isteyen istediğine demokrasi, özgürlük getirirken; bu demokra
si ve özgürlük onları gerçekten isteyen herkese, yine herkes tarafından gelemez mi?
- Demokrasi kimin “güvenliği” için geliyor ya da hangi “güvenlik” için demokrasi gidiyor?
- Bu tartışmalar devam ederken, aynı zamanda bunlara bağlantı olarak neler yaşanıyor?
Sorulabilecek yüzlerce mantıklı sorudan yalnızca birkaçı. Kuşkusuz bunların yanıtları önemli; ancak hem bu yanıtlara ulaşabilmek hem de bu soruların sorulabileceği zeminleri yaratabilmek için tartışmak, fikir üretmek gerekiyor; özgürce, engel olmaksızın.
“Piyasaya karşı özerk ve demokratik bir üniversite mücadelesi” de önce buradan geçiyor. Sonrası mı... Sınıflar, anfiler, derslikler, kollar, kulüpler önce bu tartışmayı hızlandırıcak olan üniversitenin bütün bileşenlerini bekliyor. Tıpkı koltuğuna yeni oturmanın verdiği rahatlıkla konuşan YÖK başkanının alacağı cevabı “beklemesi” gibi.
GENÇ-HAYAT 49.SAYI'dan alıntıdır.



07 Ocak 2008 Pazartesi

HAYATIMIZI SINAVLARA SIĞDIRAMAZLAR!



—İzmir’de uygulamaya konan yeni ortak sınav sistemi ile sınavdan sınava koşturuluyoruz. Hem öğretmenlerimiz hem biz yaşama vakit bile ayıramıyoruz. Bu sistemden bir tek fotokopiciler memnun! Lise öğrencileri olarak sınav odaklı eğitim sistemine, paralı eğitime ve ÖSS’ye karşı yürüyoruz. Sen de katıl bize, birlik olursak aşamayacağımız engel yok.

Hayat Üç Saatlik Sınava Sığmaz! Yeni “Ortak Sınav Sistemi”ne Hayır! Paralı Eğitime Son!

Toplanma Yeri: Hilton Oteli Önü – Çankaya

Yürüyüş Yönü: Büyükşehir Belediye Binası - Konak

Zaman: 11 Ocak 2008 – Cuma

Saat: 16.00

Www.OssKaldirilsin.coM - İzmir_OssKaldirilsin@hotmail.com

Günlük Evrensel Gazetesi