08 Ağustos 2008 Cuma

Radyo HAYAT Yayında!



Hayat TV'nin ardından şimdide emekçilerin ve halkımızın sesi radyoda! Şimdilik teknik problemlerini aşmaya çalışan ve sadece internetten yayın yapan Radyo HAYAT, çok yakında hayatımızda olacak.
İnternet üzerinden canlı olarak dinlemek için: http://radyo.hayattelevizyonu.info/

03 Ağustos 2008 Pazar

Kamp Programı

Kamp Programı

1. gün:
08.00 - 10.00: Kahvaltı
10.00 - 13.30: Yerleşme
13.00 - 14.30: Öğle Yemeği
15.00 - 18.00: Tanışma ve Atölyelerin Oluşturulması
18.30 - 20.00: Akşam Yemeği
20.30 - 23.30: Açılış Etkinliği ve Konserler
Özlem Altun
Grup Güneşe Yolculuk
00.00 - 02.00: Film Gösterimi

2. gün:
08.00 – 10.00 : Kahvaltı
10.30 – 12.30 : Panel: “Doğa, Tarih ve Yaşam için Mücadele”
13.00 - 14.30: Öğle Yemeği
15.00 - 18.30: Atölye Çalışmaları
18.30 – 20.00: Akşam Yemeği
20.30 – 23.30: Gece Etkinliği
İstanbul Bahçelievler Halk Oyunları Grubu
Aklı Selim Tiyatro Grubu (Eskişehir): Su Geliyor
00.00 - 02.00: Film Gösterimi

3. gün:
08.00 -10.00: Kahvaltı
10.00 -13.00: Söyleşi: Hatırla Sevgili Dizisi Oyuncuları: Barış Koçak Levent Özkök Feride Çetin
13.00 -14.30: Öğle Yemeği
15.00 -18.30: Atölye Çalışmaları
18.30 -20.00: Akşam Yemeği
20.30 -23.00: Forum/ “Lise ve Dershane Öğrencilerinin Mücadele ve Örgütlenme Sorunları”
23.00 -01.00: Şiir Dinletisi ve Sinevizyon Gösterimi: “Kadınlar İçin Söylenmiştir” Anadolu’da Kadının Şiirli Tarihi Şair-Yazar Gülsüm Cengiz’in sunumuyla

4. gün:
08.00 -10.00: Kahvaltı
10.30 -12.30: Panel : “Kültür, Medya ve Gençlik”
13.00 -14.30: Öğle Yemeği
15.00 -18.00: Atölye Çalışmaları
18.30 -20.00: Akşam Yemeği
20.30 -23.00: Konser: Mehmet Atlı
00.00 -02.00: Film Gösterimi

5. gün:
08.00 -10.00: Kahvaltı
13.00 -14.30: Öğle Yemeği
15.00 -18.00: Atölye Çalışmaları
18.30 -20.00: Akşam Yemeği
21.00 -23.00: Forum
“Üniversiteler ve Gelecek”

6. gün:
08.00 -10.00: Kahvaltı
10.30 -12.30: Panel
“Türkiye Nereye Gidiyor, Gençlik Ne Yapmalı?”
Evrensel Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İhsan Çaralan
13.00 -14.30: Öğle Yemeği
15.00 -18.00: Atölye Çalışmaları
18.30 -20.00: Akşam Yemeği
20.30 -23.30: Konser / Serdar Keskin

7. gün:
08.00 -10.00: Kahvaltı
13.00 -14.30: Öğle Yemeği
15.00 -18.00: Atölye Çalışmaları
18.30 -20.00: Akşam Yemeği
20.30 -23.00: Konser / Metin Kahraman
00.00 -02.00: Film Gösterimi

8. gün:
08.00 -10.00: Kahvaltı
10.30 -12.30: Kamp Değerlendirme Toplantısı
13.00 -14.30: Öğle Yemeği
18.00 -19.30: Akşam Yemeği
20.00 -23.00: Kapanış Etkinliği
Atölye Ürünlerinin Sergilenmesi
Kamp Ateşinin Yakılması

Gümüldür’de Lise-Dershane Öğrencileri Forumu


Ekin Can Kınık - ekincankinik@hotmail.com - GENÇ HAYAT

Yaz tatili; lise ve dershane öğrencileri açısından geldikleri toplumsal sınıf, yaşadıkları coğrafi bölge, kültürel özellikleri de göz önünde bulundurulursa farklı anlamlar içeren bir dönemi ifade ediyor. Part-time işlerde çalışmaktan tatil köylerinde eğlenmeye, tütünde pamukta çalışmaktan boş boş pineklemeye kadar geniş bir yelpaze ‘tatil’ kavramının içeriğini oluşturuyor. Ancak liseli gençliğin geniş bir kesimi yaz tatilini çalışarak geçiriyor ve kazandığı para ile gün geçtikçe kötüye giden ailesinin ekonomisine yardım etmeye uğraşıyor.

Dinlenirken üretmenin, eğlenirken hayatı paylaşmanın mümkün olduğunu defalarca kez kanıtlayan ‘Gençlik Buluşmaları’nın bir yenisi kısa bir süre sonra İzmir Gümüldür’de başlayacak. Geçtiğimiz yıl Dikili’de gerçekleşen gençlik buluşmamız ortaöğretim gençliğine eğitimde ve okullarda yaşanan sorunları tartışma, ortak ilgi alanlarını paylaşma, hayatın her alanına dair kolektif akıl yürütme gibi imkânlar sağlamak ile birlikte uygun ve geliştirici bir tatil yapma fırsatı da vermişti. Geçtiğimiz yıllardaki kampların gösterdikleri bu yıl da lise ve dershane öğrencilerinin hem kampa katılmasının önemini hem de kampa katılan her arkadaşımızın beraber yürüteceğimiz tartışmalara örnekleri ve önerileri toplayarak gelmesi ihtiyacını daha açık şekilde göstermiştir.

Kampımız ÖSS stresinden yeni yeni kurtulmaya çalışan, sınav stresi ile en çok bu yıl karşı karşıya gelecek olan veya liseye bu yıl başlayacak olan yüzlerce arkadaşın katılımı ile gerçekleşecek olmasından ötürü gerek ‘Hayat 3 Saatlik Sınava Sığmaz’ kampanyasını değerlendirmek, gerek yeni eğitim-öğretim yılına dair tartışmayı böyle geniş bir topluluk ile beraber yürütmek noktasında büyük önem taşımaktadır. Burada belirleyici olan şey; kampa gelen ve yıl boyunca devam eden kampanyalarda, faaliyetlerde sorumluluk alan arkadaşların kampa deneylerini paylaşma, planlarını anlatma gibi bir hazırlıkla gelmeleridir.

Neyi Nasıl Konuşacağız?
Kampımızda bir önceki kampta olduğu gibi lise ve dershane öğrencilerinin katılacağı forumların yapılacağı kamp programında ilan edilmişti. Ancak bir önceki kampa katılan arkadaşlarında hatırlayacağı gibi hedefsiz ve hazırlıksız bir tartışma yürütmektense kampın bileşiminin taleplerinden başlayarak ortaöğretim gençliğinin tüm taleplerini kapsayacak bir çalışma ile döneme girmeyi hedefleyen bir tartışma gerçekleştirmek ‘tatil ödevlerimizin’ başında geliyor. Forumların ana gündemlerini aşağıdaki başlıklarda yer alan konular oluşturuyor.

1. ‘Hayat 3 Saatlik Sınava Sığmaz’ kampanyasını değerlendiren birçok yazı dergimizin çeşitli sayılarında yayınlandığı için burada tekrar bir değerlendirme yapmayacağız. Ancak uzun süre yürüyen kampanyamızın deney-bilgi biriktirme konusunda bize çok şey kattığı ortada. Yıl boyunca çeşitli alanlarda kampanyamızı yürüten arkadaşların çıkardığı sonuçların bu yıl yürüteceğimiz çalışmayı besleyeceği açık. Milliyet gazetesinde yer alan ve televizyonda eski tabak çanak reklâmlarından görmeye alıştığımız bir reklâmla servis edilen ‘şu kadar kupona ücretsiz dershane çekilişi’ artık mizah dergilerine konu olabilecek noktaya gelen özelleştirme sürecini ve dershaneye gidemeyenin okula gitmiyormuş muamelesi gördüğü ÖSS’yi teşhir eden bir çalışmayı daha ilerden ve daha güçlü yürütmemiz gerektiğini gösteriyor.

2. Dönem içinde dergimizde yer alan yazılarda, yayımlanan çeşitli broşür ve makalelerde üzerinde sıkça durulan ‘Okul Temsilcilikleri’ni işlevsel hale getirme-kullanma, çeşitli kol ve kulüplerde yer alma konusunda bu defa ‘hangi kulüpte, hangi taleple, hangi hazırlıkla’ vb. şekilde soruları çoğaltarak ve cevaplayarak ilerlemek iddialarımızı başarma yönünde işimizi kolaylaştıracaktır. Yoksa tek başına ‘temsilciliği ve kolları kullanmalıyız’ demek, öğrencilerin taleplerini en kolay örgütleyeceği; okullarının sosyal-kültürel eksenini değiştirebileceği imkânları yine ve yeniden çarçur etmek anlamına gelecektir. Kampa katılacak arkadaşların okul temsilciliğini kazanmaktan başlayarak, ilçe ve il temsilciliğini kazanmanın ancak hangi yerel talebi işleyerek mümkün olduğuna dair fikirlerini de taşıyacakları forumlarda birkaç ilin planını örnek olarak sunması işimizi kolaylaştıracaktır. Okulların ilk gününden başlanabilecek ve alanlara göre önceliği değişecek olan taleplerle ‘şu talep için okul temsilciliğine adayız’ diyerek eğitim-öğretim yılına geniş çaplı seçim çalışmaları ile başlamak çok önemli. Örneğin; okulun ilk gününden başlayabileceğimiz ‘kayıt parası vermek istemiyoruz’ benzeri bir çalışma yapmak ya da yerine daha yakıcı bir talebi bulmak, kafa yormak hepimizin ortak sorunu olmalı. Bu geçen yıllarda oluşturmaya çalıştığımız; ama çok sınırlı sayıda insanın katıldığı, kendi çevremizi aşmayan platformların dışında, geniş bir öğrenci kitlesini kendi talepleri için harekete geçirerek bir hareketi oluşturmanın yollarından bir tanesi. Ancak kulüpler ve temsilcilikleri konuşurken en önce kulüp ve temsilcilikleri ne iş gördüğüne dair bir araştırma yaparak kampa gelmek hızlanmamızı sağlayacak. Temsilciliklerin, kolların ve kulüplerin kazanılması nereye evrilecek? Lise birliği, lise platformu vb. oluşumlar bir ihtiyaç mı? İhtiyaç ise nasıl ele almalıyız? Beraber tartışacağız!

3. Gerek ülkede ve dünyada gelişen siyasal olayların etkisi gerek geleceksizlik, işsizlik gibi sorunların gençlik kitlelerinin sistemden gün geçtikçe umudunu kesmesine neden olması ve politik bir arayışın görünür hale gelmesi ve ‘Hatırla Sevgili’ dizisine duyulan ilgi ile bunun daha fazla açığa çıkması ve 1-6 Mayıs’a gençliğin –özellikle orta öğrenim gençliğinin ülke çapındaki yoğun katılımı gündemimize gelmeli. Gençlik içerisinde Denizlere ve antiemperyalist mücadeleye duyulan ve gün geçtikçe artan sevgi-saygı çeşitli ‘komünist’ çevrelerden milliyetçi-şoven çevrelere kadar bir çarpıtma ve bilinç bulandırmayla yönlendirilmeye çalışılırken gerçek antiemperyalist mücadelenin bayrağını yükseltmek ve forumumuzda bu konuyu işlemek gerekli.

Gümüldür’deki buluşmaya kısa bir zaman kalmışken kamp hazırlıklarına daha çok yoğunlaşmalıyız; ancak, bir o kadar da yukarıda ki başlıkları derinleştirmeli ve forumlara gelecek dönem ki çalışmamızın sorumluluğunu duyduğumuzu gösterecek şekilde hazırlıklı gelmeliyiz.

Gençlik Hayat’ına Sahip Çıkıyor!



Serkan Kurt - serkankurt85@gmail.com - GENÇ HAYAT

24 Temmuz 1908’de 2. Meşrutiyet ilan edildi. Gazeteciler bu olayı sevinçle karşıladılar; çünkü 1876’dan kalma sansür kararnamesini uygulatmayacaklardı. Yani sansür memurları yayından önce gazeteleri kontrol edemeyecekti. Meşrutiyetin ilan edildiği günün gecesinde gazeteciler, gazete provalarını görmek için gelen sansür memurlarını aynı sözlerle geri çevirdiler: gazeteler hürdür, sansür yasaktır. Ve gazeteler ilk
kez sayfalarında beyaz sütunlar olmaksızın, sansürsüz olarak çıktı. Ve 100 yıldır bu gün, basının özgürleşmesi ve sansürün kalkması olarak kutlanıyor, ama gel gelelim ki günümüze baktığımızda sansür belki 100 sene önceki gibi uygulanmıyor ama kılıf değiştirip karşımıza çıkıyor.

Aradan koca bir yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, düşüncenin önündeki en büyük engel olan sansür, farklı düzlemlerde varlığını sürdürüyor. Belki matbaalarda sansür memurları gezmiyor; ama uydularda içişleri bakanlarının cirit attığı aşikar. Basın bayramını da içine alan bu haftada işçilerin, emekçilerin, kadınların ve biz gençlerin kendi emeğiyle yarattı
kları televizyonu olan Hayat Televizyonunu, asılsız olan bir iddiayla karatılmaya çalışılıyor.

Tek ses, tek görüntü?
Aslında Türkiye’de, basın ve yayın alanında uygulanan sansürün boyutu fiili engellemelerinin de ötesindedir. Türkiye’de basın ve yayın işlerinin bir endüstri haline dönüşmesi ve tekeller tarafından yürütülen bir hal alması; ekonomik, siyasi ve ideolojik bir sansüre dönüşerek, emekçilerin, yoksul halk kesimlerinin ve onların temsilcilerinin bu alana girişini sınırlamıştır. Ancak onlar birlik olduklarında, tıpkı Hayat Televizyonu’nun kuruluş ve yaşatılış sürecinde olduğu gibi; kendi yevmiyelerinden, ücretlerinden artırdıkları ve en önemlisi emeklerini ortaya koyduklarında böyle etkili bir araç ortaya çıkarabilmektedirler. Bu etki her durumda olduğu gibi karşıtını da hareketlendirmiş ve egemenlerin kural tanımaz bir biçimde bu aracı ortadan kaldırma yoluna gitmelerine neden olmuştur.

AKP kendi hakim olduğu medya dışında her hangi bir yazıya, bir karikatüre, bir görüntüye tahammül edemiyor. Son olarak hiçbir hukuki temeli olmadan ve somut bir gerekçe göstermeden Hayat Televizyonu’nun yayınını süresiz durdurdu. Daha kısa bir süre önce emekçilerin, kadınların, gençlerin, sömürülen ve ezilen bütün halkın kendi çabalarıyla ortaya çıkardığı ve kendi sesini duyurma aracı olarak kullandığı televizyonu susturulmaya çalışılıyor. Belirtmek gerekiyor ki, susturulmaya çalışılan yalnızca bir televizyon kanalı olmuyor; onu var edenlerin mücadeleleri ve var etme gerekçeleri de susturulmak isteniyor. Ve bu da aslında bu mücadele ve gerekçe ortadan kalkmadıkça, Hayat Televizyonu’nun da susturalamayacağı anlamına geliyor.


“İçişleri Bakanlığı’nın emri ve RTÜK’ün uyarısı”yla alınan bu kapatma kararını güncel gelişmelerden de bağımsız düşünemeyiz. Ülkede devam eden egemen güçler arasındaki çatışma ve kendi çelişkilerin üzerinden vermiş oldukları çözülmelerin üzerine giden bir televizyonun varlığı, elbette egemenler için bir “tehlike” olarak algılanıyordu. Elbette bu çatışmanın gerçek niteliğini, ülkenin temel meselelerinin ve toplamında emek, demokrasi ve özgürlük diyebileceğimiz sorunların çözümünün halkın kendi elinde olduğunu anlatan bir televizyonun varlığı, egemen sınıf temsilcilerini harekete geçirmesinin bir nedeni olarak görülebilinir. En küçük bir hak alma mücadelesine, bir işçi bayramına vahşice saldıran zihniyetin sahipleri halkın kendi muhalefetini geliştireceği araçları engellemesi de oldukça doğaldır. Bu nedenle ekran karartma kararı sadece bir sansür olayı değil; aynı zamanda halka ve onların mücadelelerine karşı doğrudan yapılmış bir saldırıdır.

Her zaman var olacaktır
Hayat Televizyonu gerçekleri olduğu gibi gösterme ve çarpıtılanların üstüne gitme görevini çok iyi yerine getiriyor olmalı ki, egemenler bundan rahatsız oldular. Ekran karartma olayı bizleri kuşkulandırmamalıdır. Acaba bir son mu, kendi emeğimizle kurduğumuz bir televizyonu kaybettik mi? Bu soruların cevabı bellidir. Şunu herkes iyi bilmelidir ki 1000 defa kapatsalar da, ekranlarını karartsalar da 1001’cisini, bir yenisini yeniden ve daha ileriden yaratacağız. Çünkü bu yaratılanların hepsi, zaten mücadele içinde var olanlardır, halkın sesidir ve bunu susturmaya ve kesmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Emek, demokrasi ve özgürlükler mücadelesi devam ettikçe bu mücadeleyi verenler yeni araçları mutlaka yaratacak ve onları geliştirecektir. ‘Hayatın bütün renkleri’ni kullanarak. Dün yayına başlarken kendisini Telekom greviyle yurdun en ücra köşelerine kadar duyuran televizyon, bugün belediye işçilerinin grevindedir. Ve aslında somut bir durumda şu anda yayın yapmasa da o bütün grevlerde, bütün hak arama mücadelerinde, boykotlarda ve bizlerin yaşadığı her alanda karşılaştığı her sorunda yanımızdadır. Çünkü gücünü ve etkisini sırtını dayadığı bu mücadelelerden almaktadır, çünkü o milyonerlerin değil; milyonların televizyonudur. Karartma kararına tepkilerin yükseldiğini Evrensel gazetesinden takip ediyoruz. Biz gençler kuruluş aşamasında nasıl ki kendi mücadelemize bir araç katmak için emeğimizi ortaya koyduysak, bu televizyonun yaşatılması ve yapılan saldırının boşa çıkarılması için aynı kararlılığı göstereceğiz. Unutmamak gerekir ki karartılmaya çalışılan aslında bizim hayatımız ve geleceğimizdir. Daha özgür bir yaşamı kurabilmek adına gerçek manada sansürün olmadığı bir dünyayı yaşamak adına bugünden mücadele etmeye gerek var. Bütün gençleri hayatlarına sahip çıkmaya ve karanlıktan aydınlığa birlikte çıkmaya çağırıyoruz.

Ergenekon’a Taraf Olmak


Yahya Kaya - GENÇ HAYAT

Kafalar yine çok karışık değil mi? Onlarca soru zihinleri kurcalıyor. Gençlik yine o kutuplaşmada taraf olmaya çağırılıyor. Ya AKP ve yandaşlarını destekleyip “demokrat” olacağız ya da Ergenekoncular’ı haklı bulup bağımsızlıktan yana, “laik” ve “çağdaş” bir nesil olduğumuzu göstereceğiz. Ama biz bu senaryoyu bir yerlerden hatırlıyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimi, Cumhuriyet mitingleri, üniversitelerde türban serbestliği vb. konularda da bize bu iki taraftan birini seçmemiz dayatılmamış mıydı? Sanki doğru olanlar bunlarmış gibi, üçüncü bir yol yokmuş gibi. İşte son Ergenekon operasyonları da bu kutuplaşmayı yine gündeme oturttu. Fakat dedik ya kafalar gerçekten karışık. Özellikle basında öyle bir haber bombardımanı var ki konuyla ilgili, akıllardaki sorular yanıtlanacağına yanlarına yenileri ekleniyor. Yeni belgeler bulunuyor, tanıklar ortaya çıkıyor, her iki grup da mitingler düzenliyor. Ergenekoncular olarak isimlendirilen grubun mitinglerinde Lenin resimlerinin görülmesi kafalarımızı iyice karıştırıyor. Muhtemelen onlar da ne yaptığını bilmiyor.

Örgütün Tarihçesi
Bu bilgi karmaşasının içinde gençlik olarak kendimize bir yol çizebilmemiz, doğru bir tutum alabilmemiz için öncelikle bu kayıkçı dövüşünün taraflarını incelemek gerekiyor.

İşe öncelikle Ergenekon örgütünü öncesi olmayan bir hareket gibi ele almanın yanlış olacağını söyleyerek başlayabiliriz. İsimleri farklı olsa da, kişiler değişse de bu yapının da içinde yer aldığı örgütlenmelerin uzun bir süredir varlıklarını korudukları bir gerçek. Bu tarz örgütlenmelerin temellerinin 50’li yıllarda, NATO tarafından atıldığı çoğu kişi tarafından biliniyor. Amaç ise Soğuk Savaş yıllarındaki o çekişmede, NATO ülkelerini sosyalizmden uzak tutmak, Sovyetlere karşı NATO’nun elini güçlendirmek. İşte bu sebeple, bu tarz örgütlenmeler sosy
alizmin evrensel değerlerine karşılık olarak ulus devletten yana, milliyetçi özellikleri öne çıkan bir yapıya sahipler. Bu örgütlenmelerin soğuk savaş yıllarında yaptıkları iş ise sol, sosyalist fikirlerin güçlendiği, demokrasi mücadelesinin yükseldiği ülkelerde darbe ortamlarını hazırlayan çeşitli faaliyetler yürütmek ve darbe sonrasında kapitalist programların tekrar ve daha güçlü bir şekilde yerleştirilmesini sağlamak. Bu faaliyetler ülkemizde Maraş ve Çorum katliamları, birçok aydının katledilmesi, kanlı ‘77 1 Mayıs’ı gibi olaylar ve gerçekleştirilen darbeler olarak karşımıza çıkıyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla diğer Avrupa ülkelerinde dağıtılan bu tarz örgütlenmeler Türkiye’de ise Kürt sorununda kullanılmak üzere daha da milliyetçi bir çizgiye çekilerek muhafaza ediliyor. Bu dönemdeki faaliyetleri ve kirli ilişkileri Susurluk’la beraber gözler önüne serilse de, Veli Küçük gibi isimler açığa çıksa da bu kişilerin üzerine gidilemiyor, davalar kapanıp gidiyor. Tüm bu olanlardan sonra, AKP iktidarının şimdi bu tarz örgütlenmelerin üzerine gitmesi (ya da gidiyor gözükmesi) demokrasi için iyi bir adım olarak gözükebilir. Tabi ki amaç gerçekten demokrasi ise! Fakat gerek AKP’nin operasyon kapsamını belirlerken sadece kendi yoluna taş koyanlarla sınırlı tutmasından ve kışla kapısından içeri girememesinden; gerekse ABD’nin Ortadoğu ile ilgili planlarından asıl amacın ülkeye demokrasi gelmesi falan olmadığını anlayabiliriz. ABD’nin büyük Ortadoğu projesi kapsamında daha liberal ve ılımlı İslam tipi yapılanmalar istediği, bu tarz bir siyasi çizginin bölgedeki amaçları doğrultusunda işini kolaylaştıracağı açık. Bu sebeple devlet örgütlenmesinin içindeki ‘sivri uçlar’ tasfiye edildiği söylenebilir.

Her iki tarafın da propaganda amaçlı olarak kullandığı demokrasi, laiklik, bağımsızlık, çağdaşlık ve milli egemenlik gibi kavramlara ve bu konularda tarafların samimiyetine baktığımızda ise şöyle bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Milli egemenlik sözünü dilinden düşürmeyen, darbecilere karşı demokrasiyi savunduğunu halka inandırmaya çalışan AKP’nin bu konuda ne kadar samimiyetsiz olduğu ortada. Sadece kendine muhalif olan kesimlerin üzerine gitmesi, soruşturma kapsamının genişletilmemesinden, Şemdinli, Susurluk ve eski darbecilerin yargılanması gibi konularda hiçbir adım atılmamasından anlaşılabiliyor. Ve bu tavır AKP’nin her konuda olduğu gibi yine kendine demokrat olduğunu gösteriyor. Aslında AKP’nin demokrasi konusunda hangi noktada olduğunu anlamak için yakın geçmişe bakmak bile çok şeyi netleştiriyor. İstanbul 1 Mayıs’ında olduğu gibi polis terörü, Hayat Televizyonu’nun kapatılması ve grev kararını asmaya giden belediye işçilerine karşı uygulanan şiddet bir çırpıda aklımıza gelebilecek örnekler.

Ne Şeriat Ne Darbe...
Diğer tarafın ise en önemli kozu şeriat tehlikesine karşı laik rejim savunuculuğunda kendilerini tek adres göstermesi. Zaten kendisine en kolay taraftar bulduğu kesimde çağdaş, laik yaşantısının zarar görmesinden korkanlar ve AKP’nin gerici politikalarının yedeği olmamak isteyen gençlik kesimleri. Bu noktada aklımıza hemen şu soru geliyor. Darbe yanlıları zaten hep korku kültüründen yararlanmıyor mu? Ayrıca bu kesim AKP’den çok mu farklı samimiyet konusunda? Laiklik sorununu türban tartışmasına indirgeyerek diyanet işlerini, zorunlu din derslerini ve diğer inançlar üzerindeki baskıları görmezden gelmiyorlar mı? Bağımsızlıktan dem vuranlar emekli olmadan önce neden NATO’ya karşı ses çıkartamıyorlardı? Ergenekon davasının avukatlığına soyunanlar ABD’nin verdiği anlık istihbaratları “ABD büyük bir stratejik ortağa yakışır şekilde davranmıştır” sözleriyle selamlamadı mı? Çağdaşlık uğruna demokrasiden vazgeçilebilir mi? Daha doğrusu bunlar birbirinin alternatifi midir?

Aslında bunca soru arasında çok bariz şekilde gözler önünde olan şey, bu kavgaya onların istediği biçimde taraf olmanın bizim herhangi bir sorunumuzu çözmeyeceğidir. Gençler arasında oluşturulmaya çalışılan bu bölünme bizlerin talep ve beklentilerinin daha da ileri tarihlere atılmasına neden olmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Evet demokrasi istiyoruz. Fakat AKP’nin sahte demokrasisini değil, bütün darbecilerin yargılanmasını, çetelerin dağıtılmasını, demokrasinin önündeki her türlü engelin kaldırılmasını istiyoruz. Evet tam bağımsızlık istiyoruz, laiklikten ve çağdaşlıktan taviz vermeyeceğiz. Fakat bunların darbelerle korunmayacağını biliyoruz. Düşlerimizdeki güzel geleceğin, tam bağımsız Türkiye’nin bu kirli ellerce yaratılmasının imkansız olduğunun farkındayız.

Günlük Evrensel Gazetesi